ahmet özer

2/12/2009

Ahmet Özer-Turan Sineması’ndan Meydan’da Asılan Adama

Turan Sineması’ndan Meydan’da Asılan Adama

 

Ahmet Özer

 

“Trabzon’da 1912 senesinde belediye arsası üzerine hususi bir şirket tarafından yaptırılan ve sonra belediyeye terk edilen, içinde temsil de verilebilir bir sinema binası vardır.”

Alıntıyı Refik Ahmet Sevengil’in “Yakın Çağlarda Türk Tiyatrosu” adlı iki ciltlik yapıtın ikinci cildinin “Anadolu’da Tiyatro” başlıklı bölümünün 90. sayfasından aldım.

1934 yılında yayımlanan bu yapıtta; Anadolu’daki tiyatro binaları üzerine ayrıntılı bilgi verilir. Yapıtta; Bursa, Ankara, Çarşamba, Kastamonu, Ödemiş, Zonguldak, Tire, Düzce, Urfa, Konya, Manisa, Yozgat, Gaziantep, Fethiye, Kula, Sungurlu, Milas, İzmir, Edremit ve Denizli’nin sinema-tiyatro gösterimi sunulan özgün yapılarının fotoğrafları yer alır. Bu fotoğraflara eklenen ilerinin “Turan (Yıldız) Sineması”nın alt yazısını okuyoruz: “Trabzon Tiyatrosu”

Nerde bu bina, diye soranlar olabilir.

Trabzon Belediyesi ile Meydan Parkı arasında yer alan bina, özgün bir mimariye sahipti. Sahil yolunun olmadığı dönemlerde Bayburt’tan, Erzurum’dan gelen ot yüklü kamyonlar, sinema ile belediye arasından zorlukla geçerlerdi. 16 Nisan 1958 günü yıkımına başlanan bu tarihsel bina, 15 günde tümüyle ortadan kaldırılır. Yıkılmasının yankıları o günkü yerel basından öğrenilebilir.

Başlangıçta “Turan Sineması” adıyla hizmet veren bu kuruluşun adı daha sonra “Yıldız Sineması” olur. Sevgili Arslan Pulathaneli’yle yaptığımız çalışmalarda, buranın bir tiyatro-opera binası olarak yapıldığına dair not düşmüştük.  “Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminde, Azerbaycılılardan Kafkas Başbuğu Michael ile Halil Paşa ortaklığında sinema olarak işletildiği”ni aktarmıştı Pulathaneli.

Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın 15 Eylül 1924 tarihinde eşi Latife Hanım’ın yanı sıra milletvekili ve bürokratların da yer aldığı Hamidiye Savaş Gemisi ile ilk kez Trabzon’u onurlandırması, bir yaşındaki Cumhuriyetin saygın gösterisine dönüşür. Mustafa Kemal Paşa, o günlerde bu binada eşi Latife Hanım’la bir özgün oyun izlerler: Dört Cihar.

Bina, 1912’den 1958’e kentin tarihsel kimliğine sonsuz bir güzellik katar.

Trabzon Lisesi’nin orta kısmında öğrenim görürken orada izlediğim Hint yapımı bir filmi hiç unutamıyorum: Avare. Bu, yönetmen-oyuncu Raj Kapoor’un başrolünü oynadığı bir müzikaldi. Film, gösteriminin ardından çoğumuza “Avaremu” şarkısını armağan etmişti.

Bu mimari bina, artık kartpostallarda, değişik albümlerde kaldı. Çoğu kişinin “opera binası” olarak yapıldığını ileri sürdüğü, kente atanan valilere bu doğrultuda bilgi verildiği yapıtla ilgili doğru ve ayrıntılı bir bilgiye gereksinimiz yok mu?

KTÜ’nün 46. yıla ulaşan Mimarlık Fakültesi’nin bir akademisyeninin bu yapı için kafa yorduğunu bilen var mı?

“Yıldız Sineması olarak belleğimize kazınan bu yapının kuzeyindeki alanda unutamadığım görüntülerden biri de ipte asılan bir adamdı. Of’un Keler köyünden Mehmet Özkaya, aynı ilçenin Hazarkozan köyünden Celal Kul ile oğlu Ali Kul’u kasten öldürmekten idama mahkûm edilir. Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi ve temyiz ile TBMM’nin tasdik ettiği idam hükmü,  50 yıl önce, 30 Aralık 1959 günü sabaha karşı infaz edilir. O gün ders sonrası kimi arkadaşlarla gidip ipte asılı duran bu adamı izlemiştik. Hakimiyet gazetesi kurucusu Ömer Turan Eyuboğlu Ha-Ba(Hacı Bayram) takma adıyla bu olayı, 13 Ocak 1960 günlü gazetesinde “Hikaye-i Maslup Mehmet Özkaya” başlığında, dramatik bir biçimde değerlendirmişti.

Kentlerin tarihinin bilinmesi onların korunmasında en büyük etkendir. Tarihe vurulan her kazma, kenti bir uçuruma yuvarlamaktadır. Zaman içinde bir kentte kendine ait görüntüyü bulamayan insanın o kentli olup olmamasının bir anlamı olur mu?

 

*  Karadeniz gazetesi, 3 Aralık 2009, Perşembe


26/11/2009

Ahmet Özer - Öğretmen Arkadaşım Hakkı Öztürk

Öğretmen Arkadaşım Hakkı Öztürk

 

Ahmet Özer

 

24 Kasım Öğretmenler Günü’nün coşkusu içindeyiz.

Çoğu öğrenci, öğretmeniyle buluşmanın sevincini yaşıyor; yitirdiği öğretmenlerini saygıyla anıyor; onlarla ilgili anılarını tazeliyor.

Böyle bir gün, öğretmenlere olan sevgi ve saygının yanı sıra, öğretmenlik mesleğine ömrünü verenlerin yaşadığı sorunları da düşündürüyor.

Dile getirilen sorunların, bu mesleğin insanına yarar sağlamayacağı ortada; çünkü öğretmen yalnızdır artık. Bilinen bir gerçek, öğretmen yetiştiren kurumları bilerek isteyerek, mesleğin saygınlığı yok etmek için ortadan kaldırdılar; çoğumuzun yetiştiği o kurumlar da, o kurumlardan yetişen öğretmenler de yok artık.

Bir bilgenin sözünü biraz değiştirip söylersek: “O güzel öğretmenler o güzel atlara bindiler, çekip gittiler.”

Toplumu yetiştirme görevini verdiğimiz insanları iyi yetiştirebildik mi diye düşünürken, 30 yıl önce yitirdiğim, sevgili arkadaşım, meslektaşım Hakkı Öztürk geliyor aklıma.

1943 yılında Akçaabat’ın Işıklar köyünde doğan Hakkı Öztürk, köyündeki ilkokul öğreniminin ardından Akçaabat Ortaokulu’nu bitirir. Rize İlk Öğretmen Okulu’nda tamamladığı ortaöğretim sonrasında, kısa bir süre Akçaabat’ın Uğurlu köyünde ilkokul öğretmenliği yapar. Bu görevi sırasında, çevre çocuklarının çok yönlü eğitimine katkıda bulunur. Uğurlu’daki görevinin ardından Erzurum Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’ne girer. Bu bölümü bitirdikten sonra sırasıyla Erzurum Lisesi, Yenipazar Ortaokulu, Trabzon İmam Hatip Lisesi’nde Türkçe ve edebiyat dersleri verir.

16 Eylül 1971’de Trabzon Cumhuriyet Ortaokulu’na atanır.

28 Şubat 1977’de atandığım bu okulda kendisini tanıdım. İki yılı aşkın birlikte çalıştık.

Sevgili Hakkı, ikide bir; sağ eliyle göğsünün sol yanında kütür kütür atan yüreğini yoklardı. Yüreği rahatsızdı, istenilen ölçüde tedavisinin yapılacağını sanmamasına karşın, yaşama umutla, sevinçle, coşkuyla bakmasını bilen bir arkadaşımızdı.

 Hakkı, Karadeniz’in mizahını simgeleyen “Temel”lerimizden biriydi; inanılmaz derecede espriler yapar, tümümüzü kırar geçirirdi. Daha doğrusu o, çağdaş bir Nasreddin Hoca’ydı. Çoğu fıkraları “Oflu Hoca” üzerineydi. Okulun koridorlarında anlattığı fıkraların coşkusuyla derse girerdik. Fıkraların yanı sıra, o da “Temel” gibi kendiyle dalga geçmesini bilirdi; bu durum, çoğu kez onunla şaka yapanların sözünü ağzında bırakırdı.

Hakkı Öztürk, siyasi düşünceleri sağlam, yaşama doğru bakan bir arkadaşımızdı. Dönemin Türkiye’sinde ortak söylemlerimiz olmuştu. Kime karşı durulması, kimden yana olunması gerektiğini; okuduğu kitaplar, bağlantı kurduğu insanlar kadar, yaşamının ipuçlarından da alıyordu. Verimli insan, onun için çok önemliydi. Yakınlarından da olsa, istenilen düzeyde görmediği kişileri eleştirir; daha iyi olunmanın yollarını gösterirdi.

Aynı branşın öğretmenleri olarak, ortak kurullarda da görev yapmışızdır. Sabırlı, hoşgörülüydü; sert tartışmaların yaşandığı ortamları yumuşatıp esenliğe dönüştürürdü.

Ölümünün 6. yılında, yakın arkadaşları olarak onunla ilgili görüşlerimizi, 25 Kasım 1985 tarihli Karadeniz gazetesinde -Öğretmenler Günü nedeniyle- yayımlamıştım.

Hakkı Öztürk, bu yurdun çocuklarına büyük emek verdi, onların iyi insan olmaları için çaba gösterdi; sağlığı ona oyun etse de umudunu hiç yitirmedi. 3 Nisan 1979’da hastalığı ağırlaşınca, Ankara’ya sevk edildi. 7 Nisan 1979’da, yattığı hastanede 36 yaşındayken yaşama gözlerini yumdu. Bir gün sonra doğduğu köyde toprağa verildi. Altı kızına bir erkek kardeş verebilmek için direndi sanki. Öldüğünde son çocuğu, oğlu 45 günlüktü.

Ölümünün üzerinden 30 yıl geçti. Öğretmenlerin sevgi ve saygıyla anıldığı bir ortamda, güzel insanların unutulmazlığını vurgulayarak ona sonsuz sevgilerimi gönderiyorum.

*Karadeniz gazetesi,26 Kasım 2009, Perşembe

 

 


18/11/2009

Ahmet Özer -Fazıl Hüsnü Dağlarca

Fazıl Hüsnü Dağlarca

 

Ahmet Özer

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü  “Anma ve Armağan Kitapları Dizisi”nden çıkan özgün bir yapıt elimin altında: “Fazıl Hüsnü Dağlarca”

Fazıl Hüsnü Dağlarca, 15 Ekim 2008’de, 94 yaşında bir dağın yürüyüşü gibi ayrılmıştı aramızdan. Ölümü sonrasında, yaşamı ve şiiri üzerine pek çok yazı yazıldı; bundan böyle de yazılacağı bir gerçek.

Bu yazıların yanı sıra, onu çok boyutlu bir kitapta anlatmanın gerekli olduğu düşüncesinden hareket ederek yazın dünyasına emek veren iki değerimize bu konuda sorumluluk yüklendi. Konur Ertop ile Özgen Kılıçarslan’ın editörlüğünde; görsel yönetmenliğini Rıza Kaçamak’ın, grafik tasarımını Kadir Arslantürk’ün yaptığı büyük boy 432 sayfalık kitap, 63 kalemin Dağlarca üzerine çok boyutlu değerlendirmeleriyle sunuldu okura.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın önsözünü yazdığı yapıtın editörleri, “Fazıl Hüsnü Dağlarca, Uzun Yaşamını Tümüyle Şiire Adamıştı” başlığında, Dağlarca’nın bütün yaşamını kuşatan yoğun emek birikimini dile getiriyorlar. “Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Yaşam Öyküsü”nü şairin yeğeni Prof. Dr. Yalçın Remzi Yüreğir’in kaleminden okuyoruz.

Yapıt, bu başlığın ardından “Dağlarca’nın Sanatı ve Yapıtlarıyla İlgili Açıklamaları” sunuyor okura. “İncelemeler” bölümünde “Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Şiir Kuramı”, “Fazıl Hüsnü Dağlarca İçin Toplu Değerlendirmeler”, “Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Yapıtlarında Toplum Sorunları” ele alınıyor.

“Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Yapıtlarıyla İlgili İncelemeler” başlığında; “Destanlar”, “Havaya Çizilen Dünya”, “Çocuk/Çocuk ve Allah”, “Çakır’ın Destanı” “Taş Devri”, “Batı Acısı”, “Aylam”, “Şeyh Galib’e Çiçekler”, “Ağıtlar”, “Sığmazlık Gerçeği”, “Şiir Çözümlemeleri”, “Dil”, “Anılar Görüşler” öne çıkıyor.

Kitabın sonunda, Konur Ertop, “Ölümsüzlerin Kaleminden Fazıl Hüsnü Dağlarca” başlığı altında uzun bir süreçte büyük şairin şiirine yöneltilen bakışlara yer veriyor.

Oldukça zengin bir kaynakçanın yer aldığı yapıtta imzası olanların birkaçını şöyle sıralayabiliriz: Mahir Ünlü, Vecihi Timuroğlu, Ahmet Özer, Ataol Behramoğlu, Özdemir İnce, Doğan Hızlan, Arife Kalender, Öner Yağcı, Afşar Timuçin, Yüksel Pazarkaya, Ahmet Ada, Kemal Özer,  Veysel Çolak, Cengiz Bektaş, Kemal Ateş…

Yapıtta yer alan “60’lı Yılların Politik Ekseninde Dağlarca’nın Üç Şiiri” adlı yazımı yazarken, şairle ilgili pek çok anımı tazeledim. 1968-1970 yıllarında, onun Aksaray ve Vezneciler’deki Kitap Kitabevi’ne uğramış, pek çok kitabını imzalatmıştım kendisine. Sonraları pek çok yerde söyleştiğimiz Dağlarca’yı, 2000 yılında Bilkent Üniversitesi’nde ağırlama onuruna ermiştik. Seçkin bir topluluğun önünde; yaşamını, şiirlerini yazarken oluşturduğu dünyayı, bir şair olarak yaşam karşısındaki duruşunu, Türk şiirine getirdiği sesi bütün boyutlarıyla aktarmıştı dinleyenlerine. Dünyaya şiir yazmak için gelmiş bir şairle baş başaydık.

94 yıllık ömrünün 70 yılını şiire veren ender şairlerden biriydi Dağlarca!

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca belirlenen iki seçkin değerimizin editörlüğünde hazırlanan “Fazıl Hüsnü Dağlarca” adlı yapıt, bir şairin emeğini çok yönlü değerlendirmenin yanı sıra, bir sanatçının anısını yaşatmaya yönelik bir bütünlük de taşıyor. Bu özgün yapıtı Dağlarca’ya yakışır kılan Ertop ile Kılıçarslan’ı içtenlikle kutluyoruz.

Sevgili Dağlarca, Türkçeyi “ses bayrağı” olarak değerlendiren şair! “uluslar büyük oğullarıyla soluk alır” demiştin. Bu sözünüzün gerçeğinde, size layık bir yapıtla kucaklaşmanın onurunu yaşıyor; anınıza saygılar sunuyoruz.

* Karadeniz gazetesi, 19 Kasım 2009, Perşembe

 


10/11/2009

Ahmet Özer -28. TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’nda




28. TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’nda

 Ahmet Özer

 

Sonbahar doğayı soldurup kışın soğuk günlerini sırada bekletirken, kültür-sanat alanında boy veren güzellikler de çoğu insana yaşama sevinci kazandırıyor.

İstanbul’da her yıl düzenlenen kitap fuarı, kendine özgü yapısıyla bu güzelliğin bir ucundan tutuyor. Her fuar ortamı, yaşanan coşkuyu bir sonrakine bırakırken, yayın dünyası da pek çok yapıtla daha da zenginleşiyor.

 Yurdun dört bir yanından onca zahmete katlanarak fuara katılanların yaşadığı coşku, bu yıl da görülmeye değerdi.

8-9 Kasım günleri, şair-çevirmen Cevat Çapan’ın onur konuğu olduğu fuardaydım.

Fuarın değişik mekânlarında etkinlikler sürerken, çoğu yayınevi, bu günler için hazırladığı yeni yayınları, meraklı okurlara sunmanın yarışındaydı.

Kitap sevdalıları, yeni yayınlarla buluşmanın sevincini yaşarken pek çok kişi, yıllardır görmediği bir dostunu kucaklamanın özlemini gideriyordu.

Heyamola Yayınları yönetmeni Ömer Asan,  kentlerle ilgili kitap yayımına ek olarak bu yıl düzenlediği “İstanbul’um Kitap Dizisi”nde, “Kırk Semt, Kırk Kitap Kırk Yazar”ın birlikteliğinde, İstanbul’un yazınsal haritasını çıkarırcasına özgün bir kültür hizmeti sundu okurlara.

Kıyı Kültür Sanat Dergisi, şair Ali Mustafa’nın büyük gayreti ve sonsuz coşkusuyla Nevzat Üstün’ü kapak yapan sayısıyla öne çıkarak Heyamola Yayınları’nın bir kıyıcığından selamladı sevenlerini. Heyamola Yayınları’nda “Fındıkzade” kitabıyla yer alan Öner Ciravoğlu, Nasrettin Hoca konusunda uzman olan Dr. Mustafa Duman, 68 Kuşağının eylemlerinde yer almış Rahmi Aydın’la özlem giderdik. Sennur Sezer ile Adnan Özyalçıner’i, yaşama iyimser pencereler açan iki sanatçı olarak selamladım. Güngör Gençay’la Gerçek Sanat’ın kaptan köşkünde kucaklaştık. Trabzon’dan Kıyı ailesinden dostumuz Hasan Kantarcı da son iki günde bizimle soludu bu atmosferi. Sağlık sorunlarına aldırmadan fuara katılan arkadaşımız Yılmaz Yeşildağ’a acil şifalar diledim.

Fuarda yeni bir yayınevinin varlığıyla mutlu olduk. Yönetmen Fedai Çakır’ın fedailiğinin ürünü olan Kavis Yayınları,  Osman Şahin’den Öner Ciravoğlu’na, Mustafa Balel’den Feridun Andaç’a, Mark Twain’den Jack London’a  pek çok yazara kucak açtı. Genç bir yazarın, Nalân Karaduman’ın ilk öykü kitabı “Şeyler Denizi” de bu yayınların bir ürünü.

Bilgi Yayınevi’nde Muzaffer İzgü’yle kucaklaştık. Turgut Özakman, rahatsızlığı nedeniyle geçen yılki gibi bu yıl da bir cam fanusun içinde imzaladı kitaplarını. Doğan Kitap’ın, Zaman, Yapı Kredi ve İş Bankası Yayınları’nın stantları görkemliydi. Kimi yazarlar yıllar önce bir başka dünyanın yazarıyken, bugün “görülen lüzum üzerine” karşı tarafın adamı olarak kitaplarına imza atıp yeni okurlarıyla buluştular!

Medyatik yazarların önünde kuyruklar oluştu. Burada alınan birçok kitabın okunacağını sanmıyorum.

Yitirdiğimiz değerlerin anısına düzenlenen etkinliklere adını yazdıranların ortalıkta gözükmemesi bir eksiklikti.

Fuarda açılan resim sergileri arka planda kalmasına karşın gerekli ilgiyi gördü. Bedri Rahmi ustamızın 100. yaşına hazırlık oluşturan sergide hem resmi hem fotoğrafı etkileyiciydi.

Fuar’ın bugünkü yeri için iyimser düşünenlere katılmıyorum. Yöneticilerin bir kez olsun otobüs kuyruğuna girip üç araç değiştirerek evlerine gittikten sonra demeç vermelerini diliyorum. Fuar’da demokrasi adına çok kültürlü bir atmosfer yaratılsa da çoğu kişinin sergilenen yayınlara ve kimi yöneticilere bakarak rahatsız edici gelişmeleri dile getirdiğine tanık olduk

29. İstanbul Kitap Fuarı’na yine gideceğiz. “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti”ne layık bir fuar görmek hakkımız olsa gerek!

 




* Karadeniz gazetesi, 12 Kasım 2009, Perşembe

 

27/10/2009

Ahmet Özer-Çocuğun Ardına Takılarak


Çocuğun Ardına Takılarak

 

Ahmet Özer

 

Zaman su gibi akıyor.

Dün gencecik bir kızdı Leyla. Bugün ilk çocuğu Yağmur, ilkokul birinci sınıf öğrencisi.

Yağmur’un yüzü süt kokuyor, gözleri ışıl ışıl. At kuyruğu saçlarını, alnındaki perçem tamamlıyor.

Deneyimli insanların yanında, yaşama ürkek bir serçe gibi bakıyor.

Annesi dizgi operatörü. Uçurtmaya dönüşen kaç derginin, kaç kitabın iplerine parmaklarıyla yön vermiş. Aylar, yıllar süren dikkatin ürünü olan yapıtlar, gökkuşağının renklerine bürünerek kültür-sanat dünyamızın nice insanının yaşama sevincini büyütmüş.

Yağmur, bir annenin eteklerinden tırmanıyor güzellik dağına.

Ankara’da domuz gribi nedeniyle üniversiteler dışındaki tüm eğitim kurum ve kuruluşları bir haftalık tatilde.

Başkent telaş içinde. Çoğu görevli, maskeli çalışıyor.

Yağmur’un okulu da tatil, ancak ona domuz gribi vız geliyor. O annesinin çalıştığı dört bir yanı kitaplarla donanmış yayınevinin salonunda koşturup duruyor. Ara sıra bir bilgisayarın tuşlarına dokunup ekranda görüntüler uçuruyor.

Kitaplar arasında koşarken, nerden bilsin hangi kitabın nerden gelip nerelere gittiğini.

Yağmur’un aralarında koşturduğu kitaplara bakıyorum:

Ders kitapları, test kitapları, ansiklopediler, inceleme araştırma kitapları, romanlar, öyküler, masallar… bir yazın adasına dönüştürüyor yayınevini… Kimilerine dokunuyorum: “Başka Kent Ankara”, “Laz Kültürü”, “A’dan Z’ye Seri Katiller Ansiklopedisi”, “Marx Kapital ve Diyalektik Materyalizm”, “Hamsiname”, “Hunlar”, “Yeni ve Yakın Çağ Tarihi”, “Yedi İklim Dört Mevsim”…

Bu kitaplara bakarken tümü havalanıyor sanki.

Yerlerine unutulmuş gitmiş değerlerimizin yapıtları geliyor. Nice güzel insanı anımsıyorum orada. Harun Karadeniz 68 Kuşağından İTÜ’lü bir öğrenciydi. Eli kalem tutan saygın bir öğrenci gençlik önderi. İşkence, tutukluluk, kanser ve 33 yaşında yitip giden bir gençlik bıraktı ardında. Sevgili Uğur Mumcu “Sesleniş”ini ona adamıştı. “Olaylı Yıllar ve Gençlik”ten, “Eğitim Üretim İçindir”e uzanan özgün kitaplarını kim bilir, kim okur?

Reşat Enis, düşünceleriyle yapıtlarıyla yazınımıza yön vermiş bir yazardı. Bugün onun emeğini kim ele alacak? Doğumunun 100, ölümünün 25. yılında “Afrodit Buhurdanında Bir Kadın”, “Kanun Namına”, “Gonk Vurdu”, “Toprak Kokusu”, “Despot”, “Sarı İt”… gibi yapıtları bilen var mıdır?

İlhan Tarus gibi bir yazarımızın kitaplarını nerede bulabilirsiniz? Onun “Yeşilkaya Savcısı”, “Apartman”, “Var Olmak”, “Duru Göl”, “Hükümet Meydanı”, “Vatan Tutkusu” kitapları nerededir kim bilir?

Muş’ta doğan Sorbonne Üniversitesi’nde öğrenim gören, “Leigon d’Honneur” ve “Endre Edy” nişanı sahibi, şair-çevirmen Tahsin Saraç’ın, “Ezilen Doğu”, “Doğuda Kıtlık Vardı”, “Harman Yangını” adlı kitaplara imza atan Halil Aytekin’in, “Eller Ekmeğe Doğru,”, “İncir Ağacı”, “Acının Uçları”nın şairi İlhan Demiraslan’ın, saygın gazetecilerimizden Emil Galip Sandalcı ile Sadun Tanju’nun yapıtlarına nerede nasıl rastlayabilirsiniz?

Bu emeği kim keşfedecek, kim gündeme alacak?

Bir çocuğun ardından gitmekle kazanılan düşler, yolunuzu ışıtmaz mı dersiniz?

Ben bu duyarlığın getireceğe güce inanıyorum.

Işıltılı güzellikle iç içe olan bir çocuğu izleyin, varacağınız yer yeryüzü cennetidir.

 

* Karadeniz gazetesi, 29 Ekim 2009, Perşembe

« Önceki ::